İnsan En Gelişmiş ya da En Üstün Yaratık mıdır?


Çoğumuzun buna cevabı “elbette biz en üstün yaratıklarız” olacaktır. “Çünkü bizim diğer canlılardan farklı olarak gelişmiş bir beynimiz ve üstün bir zekamız var. Ve bu özelliklerimizden dolayı çevreye çok iyi uyum sağladık, sayımız inanılmaz ölçülere ulaştı, tüm dünyayı kapladık, uzaya açıldık. Kısacası çok başarılı olduk.”

Bu görüş insanı tümüyle diğer canlılardan ayırmakta, onu ayrı bir yere koymaktadır ve özünde insan merkezli bir dünya görüşüdür. Tıpkı Tanrı’nın önce insanı yarattığı ve diğer canlı cansız her şeyi de sadece insan için ve o yararlansın diye yarattığını söyleyen dinler gibi.

Evet bizler gerçekten başarılı olduk. Çünkü bulunduğumuz çevrelere, zekamız sayesinde, çok iyi uyum sağlayabiliyoruz. Ancak gerçekten en başarılı mıyız? Bu çok tartışmalıdır ve kanıtlanmamıştır.
Başarılılık – bu bağlamda – değişen çevrelere en iyi uyum sağlamak demektir, bu da kuşaklar boyu hayatta kalma kavramıyla ifade edilebilir. Charles Darwin “Hayatta kalan tür ne en güçlü ne de en zeki olandır… Hayatta kalan tür değişime en iyi ayak uydurandır.” diyor…O zaman bakalım, biz insanların, tür olarak hayatta kalma süremiz ne kadar ?

Bizler, yani Homo Sapiens yaklaşık birkaç yüzbin yıldır, homo cinsi ise yaklaşık iki milyon yıldır var. Ya hamam böcekleri, o iğrenç(!) yaratıklar? Onlar, yüz milyon yıldan fazla bir süredir varlar ve muhtemelen bizler yok olduktan sonra da var olmaya devam edecekler.

Diğer bir örnek de karıncalardan verilebilir. “Karıncalar yaklaşık yüz milyon yıldır, yani Mezozoik zamanın Kretase döneminin ortalarından beri varlar; son ellli milyon yıldır da nüfusu en kalabalık böceklar arasında yer alıyorlar.” “Kaba bir tahminle dünyada verili herhangi bir anda 1015 (10 üzeri 15) yani milyon kere milyar karınca bulunuyor.”* Örnekler çoğaltılabilir.

Ya gelişmiş bir beyin ve ileri bir zekaya sahip oluşumuz? Bu da bizi eşsiz yaratıklar yapmaya yetmiyor. Çünkü özel olarak tüm insansı maymunlar yani şempanzeler, goriller, orangutanlar vb. görece olarak diğer maymunlara göre daha gelişmiş beyinlere sahiptirler ve daha zekidirler.

Genel olarak da tüm primatlar, kademeli olarak, gelişmiş beyinlere sahiptirler ve memeli hayvanlar içinde zekaca en gelişmiş grubu oluştururlar. Yani basit bir anlatımla en yakın akrabamız olan şempanzelerle aramızdaki farklılık sadece bir derece farklılığıdır. Yani farklılıklar nitel değil niceldir.

İnsanlarla insansı maymunlar arasında evrimsel bir süreklilik olduğu konuyu bilen kişilerce kabul edilmektedir. Her yaratığın diğerleri arasında benzersiz bir konumu vardır. Homo sapiens’in de “bizim çok üstün olduğuna inandığımız” benzersiz bir konumu var. Ama benzersizliğimiz tıpkı ötekilerin benzersizlikleri gibi, tanrısal bir özellik değil, olağan evrimsel süreçlerin sonucudur.

Nasıl ki astronomi dünyamızın evrenin merkezinde olmadığını, milyarlarca galaksiden birinde küçücük bir gezegen olduğunu ortaya çıkarmışsa, biyoloji de Tanrı’nın suretinin örnekleri olmadığımızı, jeoloji ise türümüzün sonsuz zaman içinde bir anlık bir yer aldığını göstermiştir. Yani insan merkezli görüşlerin yanlışlığını bilim, zaman içinde tüm şiddetli karşı çıkmalara karşın ortaya çıkarabilmiştir. Ve tüm bu gerçekler insanın kozmik kendini beğenmişliğine indirilen şiddetli darbelerdir.

Tüm bunlar bilindiği halde hala insanın canlılığın içinde ayrı, özel ve üstün bir yeri olduğu inancı ile yetiştiriliyoruz. Kültürümüz bu görüşler üzerine kurulu. Hepimiz, gerçekleri bilen ve kabul edenlerimiz bile zaman zaman önyargılarına teslim olabiliyor.

“Toplum bilimleri ve insan bilimleri de çoğu zaman, insanla bağlantısı olan türlere bile herhangibir gönderme yapmaksızın yalnızca insan türüne odaklanıyorlar. Böylesine insan merkezci olmak, insan doğasının sınırlarını, insan davranışının biyolojik süreçlerinin önemini ve uzun vadeli genetik evrimin anlamını bilmemek demektir.”*

Oysa ki alçak gönüllü(!) olabilsek ve doğanın, canlılığın bir parçası, evrimsel süreçlerin bir sonucu olduğumuzu kabul edebilsek; benzersizliğimizi kanıtlayacak ölçütler aramakla zaman ve enerji sarfetmekten kurtulur, her türlü güç ve uğraşlarımızı sorunlarımıza daha kolay ve daha doğru çözümler bulma yönünde çok daha hızlı ilerleyebiliriz. Bu aynı zamanda türümüze hem kendi içinde hem de diğer canlılarla uyum içinde yaşama kolaylığı getirebilecektir.

Ayrıca şunu da belirtmekte yarar var: ” İnsanın toplumsal gelişiminin (gelişim haznesinin) iki kaynağı vardır:

  1. Darwinci doğal seçilimle değişen geleneksel genetik aktarım
  2. Lamarkçı (bireyin uyumla edindiği özelliklerin doğrudan yavruya aktarımı) çok daha hızlı kültürel aktarım.

İnsanın evrimde yeni bir evrim dilimine girmiş olması türün genetik kısıtlamaları üzerinden attığının kanıtı değildir. Ayrıca üstünlük de türü biyolojinin üzerine çıkaramaz. Üstünlük olarak kabul ettiğimiz bu özellik genetik programlara uygun olarak gelişmiş biyolojik uyumdan kaynaklanmış olmalıdır.”***

Bu nedenle insan tarihini incelerken yalnızca kültürel dönemi değil buna zemin hazırlayan tüm HOMO tarihinin incelenmesi, öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir.

* “Doğanın Gizli Bahçesi, s:46, 47 “, Tübitak Yayınları, Edward O. Wilson
** Adı geçen eser s:94 (Kısaltılmış olarak)
*** Adı geçen eser s:96-98 (Kısaltılmış olarak)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s